Saka Recep’in torunu!

Nadlac kapısından Macaristan’a girdi. Arabada tek kişiydi. Romanya’nın engebeli yollarında hiç mola vermemiş vakit kaybetmek istememişti. Amacı yine mola vermeden Avusturya’ya girebilmekti. 

Macaristan’da onu öyle olaylar bekliyordu ki… Hala çok az sayıda kişinin bildiği bu hikaye dillerden kulaklara fısıltı ile anlatılır da dinleyenler ürperir.

 

M5 otobanında Szeged ve Keşkemet şehirlerini geçti. Geride bıraktığı 1200 kilometrenin yorgunluğunu atmak için camı açtı. Ağustos güneşinde ısınan hava yüzüne vurdu. Az da olsa kendine geldi. Budapeşte çevre yolunda Gyor, Viyana yönüne dönmesi gerekirken tam ters istikamete direksiyon kırdı. Yanlış yöne gittiğini M3  otoban ayrımında Estergon levhasını gördüğünde anladı. Yolu çok uzatmıştı. Geri mi dönmeliydi yoksa yol ileride Gyor yönüne döner miydi. Haritayı incelemeliydi. Yan koltuktaki haritayı aldı. Direksiyon üzerine yaydı. Yorgunluktan ve karanlıktan gözleri iyi seçemiyordu. Tepedeki lambayı açtı. 

Otoban bitmişti. Gidiş geliş yol Tuna üzerindeki köprüye doğru iyice daralıyordu. Harita ile yol arasında gözü gidip gelirken direksiyon hakimiyetini kaybetti. Kulakları yırtan gürültüyle çarptı. 

Araç sarsıldı. 

Saniyeden daha kısa bir sürede dünya karardı. Derin sessizliğe daldı. Kafasının ön cama gelen kısmından kan sızıyordu. Yol kenarına park etmiş traktör vagonuna vurup arabanın motoru susunca onun da kafası önce ön camdan direksiyonun üstüne düştü.

 

Karanlıkta kaybolsa da yolun hemen karşısında yan yana üç ev vardı. Işıkları sönmüş uykuya dalmış evlerin birinde Linka Teyze romatizma ağrıları yüzünden uyuyamamıştı. 

Kaza gürültüsünü duydu. Ama dışarı çıkacak cesareti kendinde bulamadı. 

 

Her yer zifiri karanlıktı.  Çarpmanın üzerinden ne kadar süre geçti bilinmez ama iki karartı aracın yanına yaklaştı. El feneri ile içeriyi incelediler. Kapıyı açıp kendinden geçmiş adamı koltuktan yere indirip yatırdılar. Ölüp ölmediğini anlamak için kontrol ettiler.

Yaşıyordu. 

Karanlıkta siluetleri belli olan iki adam yerde kendinden habersiz yaralı şoförün üzerini didik didik aradılar. Ceplerini boşaltıp aldıklarını poşete koydular.

Birisi direksiyona geçti arabayı çalıştırdı. Geri manevra yaparak vagonun arkasına sıkışan arabanın önünü kurtardı. Yeteri kadar geri gittikten sonra araçtan inip yerde yatan adamın ayaklarından tuttu. Arkadaşı da kollarından tutunca kaldırdılar.

Yol kenarına taşıdılar. Hatta yoldan yokuş aşağı sürüklercesine götürdüler. Yeterince geldiklerine kani olunca adamı öylece bıraktılar.

Tam o anda yerdeki adam gözlerini açacak gibi oldu. Zifiri karanlıkta iki zifiri niyetli insan başında bekliyordu. Yardım istemeyi denedi ama sesi çıkmadı. Adamlar onu öylece bırakıp yukarıya, yola yürüdüler.

Ölüme terk ettikleri adamın üzerinden aldıkları ile arabasına binip uzaklaştılar.

Ağustos böcekleri, Tuna’nın dalgalarına eşlik ediyordu. Gökyüzü yıldızların parıltısın kesecek bulutlardan uzak Ayın hilal hali ile belli belirsiz ışık huzmelerini yer yüzüne ulaştırıyordu. 

Dalgaların kenarında yatan adam kımıltısız ölümü bekliyordu. Yol yorgunu vücudu toprağın şefkatine teslim olmuş bekliyordu.

 

***

 

Adam kıpırdayamadığı karanlıkta yaklaşan sesler duydu. Daha önce hafızasında olmayan sesler yaklaşıyordu. 

Uzun yeleleri olan bir at geldi önce. Adamın yaralı başını kokladı. Kafasını çekmek istedi başaramadı. Kımıldaması mümkün değildi. 

Sonra attan birisi indi. Yaşlı bir adam. Beyaz kırçıl sakallı. Başında Bektaşi kavuğu, kavuğun kenarında ise beyaz gül. 

Yaşlı adam inince at Tuna’nın deli dalgalarına doğru eğilip su içmeye başladı.

Adam eğildi. Yüzü mütebessim. Huzur verici bakışları ile yaralı genci süzdü. Eli ile başındaki yarayı sıvazladı.

-Senin adın ne evladım?

Yaralı düşündü.

-Bilmiyorum efendim!.

-Bilirsin, bilirsin!. Ayağa kalkınca benim yanıma gel. Seni bekliyorum.

-Siz kimsiniz?

Yaşlı adamın huzur dolu yüzünde tekrar tebessüm belirdi.

-Geldiğinde tanışırız. Unutma seni bekliyorum.

Suyunu içen atına binen yaşlı adam Tuna’nın çırpınan dalgaları üzerinden karanlığa girdi. 

 

***

 

Sabaha kadar bırakıldığı yerde kaldı. Tuna aktı, Yıldızlar kaydı. Çırçır böcekleri sustu ve gün yaralı adamın üzerine doğdu. Alnından akan kan kurumuş, hatta üzerine karıncalar gezinmeye başlamıştı.

Ölüyor muydu?

 

Linka teyze işe gitmek için kalktığında yol üzerindeki kaza izleri dikkatini çekti. Kırık far parçaları geceki sesten geriye kalanlardı.

Kaza yerine geldi. Yol kıyısından Tuna’ya doğru alçalan hendeğe eğildi. 

Kımıltısız yatan adamı gördü. Romatizmalı bacaklarının acısıyla yanına kadar indi. Yüzüne eğildi. Nefes alıyordu. Telaşla eve geri döndü. Polisi aradı. Tekrar yaralı gencin yanına gitti. Beklemeye başladı. 

Polisin gözetiminde genci ambulansa bindirdiler.

Linka teyze gece duyduklarını ve sabah gördüklerini görevlilere anlattı. Yaralı gencin üzerinden kimliğine dair belge çıkmamıştı. Türk mü, Macar mı, Alman mı, yoksa Romanyalı mı? Soyguncular adamın cebinde hiç bir şey bırakmamışlardı.

Linka ifadesini verdikten sonra hastaneden ayrılmadı. Merak ediyordu. Gece kaza sesini duyunca dışarı çıkmadığı için de kendine kızıyordu. Belli ki soyulup ölüme terk edilmişti. 

Çalıştığı yerde tek işçiydi. Onun için işyeri  o gün kilitli kaldı.

 

***

 

Doktorlar genç adamı muayene ettiler. Filmler çekildi. Serumlar bağlandı. Doktorun birisi dışarı çıkarken gece  gelen yaşlı adam aynı tebessüm ile yaklaştı.

Genç doğrulmak istedi ama beceremedi. 

 

Doktor polise bilgi veriyordu. Hıristiyan değil. Müslüman. Görünüşe bakılırsa beyin kanaması yok. Ama kafasını çok sert vurmuş. Hayatı tehlikesi yok. Kendine gelirse daha doğru bilgi alabiliriz.

 

Yaşlı adam eli ile gencin saçlarını okşadı. 

-Adını hatırladın mı?

-Hayır efendim! Siz kimsiniz?

-Ne kadar da beniyorsun!

-Kime?

-Dedene… 

-Dedemi hiç görmedim. Ben bebek iken ölmüş.

-Onunda dedesine. Hatta onun da büyük dedesine.

-Anlamadım.

-Karamanlı Recep. Senin büyük deden.

-Tanımıyorum. Biz Karamanlı değiliz ki?

Yaşlı adam kavuğundaki gülü düzeltirken gülümsedi.

-Hepimiz Yesevi ocağından gelmedik mi?  Biz artık gidelim.

Yaşlı adam uzaklaşırken ardından seslendi;

-Gitme!. 

-Unutma seni bekliyorum. İyileşince yanıma gel.

Yine kim olduğunu söylememişti. 

 

***

 

Linka acil servisten odaya çıkartılan genç adamın yanına girdi. Derin uykudaydı. Kapalı gözlerinin kapakları rüya görüyor gibi oynuyordu. Seruma ilaç enjekte eden doktor ile göz göze geldiler. 

-Üzülme iyileşecek. Artık uyanması lazım. Bakalım uyanınca bize ne anlatacak?

Doktor çıktı. Linka yatağın yanındaki sandalyeye ilişti. Genç adam kendine gelene kadar yanından ayrılmaya niyeti yoktu.

 

Hastaneye geldikten 4 saat sonra genç adam gözlerini açtı. Linka heyecanlandı. Yatağa doğru eğildi. Genç adamın manasız bakan gözleri ile karşılaştı. 

-Merhaba genç adam. Nasılsın? 

Linka hala anlamsız gözlerle bakınan adamdan boşuna cevap bekledi.

-Ben Linka. Senin adın ne? Konuşması anlaşılsın diye eli ile de kendini ve onu işaret ediyordu.

-Ben neredeyim? Niye buradayım?

Bu defa Linka onu anlamamıştı. Bu genç Macar değildi. 

Doktor ile birlikte iki polis odaya girince Linka kenara çekildi. Doktor bildiği bütün dilleri kullanarak hastasıyla iletişim kurmaya çalıştı.  

Almanca “Merhaba. Nasılsın” dediğinde Genç adam Almanca olarak 

-Burası neresi? Neden buradayım?

-Alman mısın?

-Bilmiyorum!

-Adın ne?

-Bilmiyorum.

-Dün gece ne oldu hatırlamıyor musun?

-Hayır.

Doktor, polislere döndü.

-Alman konsolosluğuna haber verin. Bu genç ya Alman, ya da Almanya’da yaşıyor. Gelsin yardımcı olsunlar. 

Sohbet edip hakkında bilgi almak, Almanya’daki adresini, adını öğrenmeye çalıştılar. Ama onlar da bir şey öğrenemediler.

Konsolosluktan gelenler gencin resmini çektiler. Parmak izini aldılar.

 

Hastanedeki tedavi ikinci gününü doldurmuştu. Linka her sabah genci ziyaret ediyor. Akşam iş dönüşü muhakkak tekrar uğruyordu. Gençliğinde Münih’te çalışmaktan kalan Almancasıyla anlaşabiliyorlardı. Genç adamın hafızası hala yerinde değildi ama en azından aralarında iletişim vardı.

-Doktor ile görüştüm. Yarın benimle gelmek istersen seni dışarı çıkartabilirim. Budapeşte’yi gezdiririm. Çalıştığım yere gelirsin.

Genç adam sevindi. 

Kazanın üçüncü günü sabahı Linka işe giderken hastaneye uğrayıp genci aldı. 80 model golf arabasına binip şehir merkezine hareket ettiler. Başı hala sarılı olan adam yol boyunca etrafı merakla izliyordu. 

-Nereye gidiyoruz?

-Çalıştığım yere gidiyoruz. Ama önce börek yiyelim. Nasıl etraf tanıdık geliyor mu?

-Yok buraları ilk defa görüyorum.

Tuna üzerindeki dantel gibi işlemeli taş köprüden geçip Meclis binasının arka sokağındaki börekçide kahvaltı yaptılar.

-Linka sen nerede çalışıyorsun?

-Farklı bir yerde.

-Nasıl yani?

-Bekle. Kahvemizi içelim göreceksin. 

 

Kahveler içildikten sonra işyerine gitmek için kalktılar. Araçla kıvrım kıvrım yollardan tepeye tırmandılar. Linka eli ile eski türbeyi gösterdi. Düzenli ve temiz bahçe içerisindeki türbeyi işaret ediyordu.

-Ben burada çalışıyorum.

Güllerle dolu bahçedeki park yerine arabasını yerleştirince indiler. 

-Burası da ne? Genç adam şaşkındı. Linka’nın böyle bir yerde çalıştığını hayal etmemişti.

-Burası Türbe. Ben Gül Baba’nın yanında çalışıyorum. Türbeyi temizliyorum. Bahçedeki güllere bakıyorum. Gül Baba’nın misafirleri ile ilgileniyorum.

Kazazade genç iliklerine kadar titrediğini hissetti. Gördüğü rüya, ya da hayal her ne ise sakallı ihtiyarı ve kavuğundaki gülü hatırladı.

-Olamaz diye mırıldandı.

-Ne oldu? Suratın bembeyaz oldu? 

Kadın ne yaptığını biliyordu. Türbenin kapısını açtı. İçeriden sandalye çıkarttı. Genç adam ayaklarını sürüyerek Gül Baba’ya yaklaştı. 

-Gül Baba kimdir?

-Kanuni Sultan Süleyman’ın Macaristan seferlerine katılmış kutlu bir asker, derviş. Burada ölmüş ve defnedilmiş. Gel içeri gir. Mezarını ziyaret et. 

 

Genç adam ürkek adımlarla türbeye girdi. Sandukasına yaklaştı. Sandukanın baş kısmında kavuk vardı. Rüyasındaki gibi. Kavuğun yanında da gül. Rüyasında ki gibi.

 

Yanına diz çöküp oturdu. Düşünmeye başladı. Hala hatırına gelen yoktu. Daldı. Göz kapakları ağırlaştı. Omuzunu sandukaya yasladı.  Kafası öne düştü.

 

***

 

Mahşeri bir kalabalık. Mehteran zafer nağmelerini köslere vuruyor. Yeniçeriler, sipahiler telaşla koşuşturuyor. İleride ihtişamlı bir otağ ışıltısı ile göz alıyor. Süleyman Han’ın otağı… Rüyalarındaki Gül Baba yanında nur yüzlü ama kıyafeti ve kavuğu daha ihtişamlı ihtiyarla ona yaklaştılar.

-Bu mudur bizim Karamanlı Saka Recep’in torunu.

-Beli Efendim. Kaza yapmıştır. Kendini bilmez!

-Misafirin değil midir? 

-Beli Efendim.

-Anlat o zaman ona. Kimdir değildir.

 

Yanlarından ayrılan ihtiyar adamın arkasından bakarken Gül Baba gencin kolunu tuttu. 

-Ebussuud Efendi Hazretlerinin emridir kim olduğunu anlatacağız.  

Söyle bakalım Karamanlı Saka Recep’in torunu Recep Efendi, bizi ziyarete neden geciktin? Biz seni daha evvel bekler idik.

-Hastaneden bugün bıraktılar. Linka’da beni buraya getirdi. 

-Biliriz. Sen adını öğrendin mi şimdi?

-Recep dediniz? 

-Bilmeyerek de olsa benim gaza gardaşım Karamanlı Saka Recep’in adını almışsın. Edirne’nin, Bulgar’ın, Eflak’ın, Bogdan’ın, Mohaç, Peç, Zigetvar ve dahi Buda ile Peşte’nin her karış toprağı imanlı yiğitlerin kanı ile beslenmiştir. 

Her cihad da dedenin elinde soğuk sular içmişimdir. Cennete uçan sayısız yiğidin ağzına son su damlasını deden koymuştur.

-Dedem geri dönmüş müdür? Yoksa o da buralarda şehit midir?

-Karamanlı Saka Recep Mohaç Meydan muharebesinde uçmağa varmıştır. Kıyamet günü Mohaç ovasında dirilecektir.

-Peki ya siz?

-Biz dahi gaza meydanında uçmaya vardık. Hesap günü gelip kalk emri verilene dek Rabbimin izni ile senin gibi yolunu şaşıranlara misafirlik ederiz.

-Dedemi görmem mümkün mü? 

-Kim bilir? Recep Efendi adını öğrendim, soyunu, dinini unutma. Artık var git yoluna. Biz dahi burada sayısız din gardaşımızla dua bekleriz.

 

***

 

Linka omuzundan sarsarak uyandırdı.

-Genç adam uyuyor musun? İyi değilsen Hastaneye gidelim.

-Benim adım Recep. Ben Alman değilim. Karamanlı Saka Recep’in torunuyum.

-Tamam. Tamam. Telaşlanma. Bak Polisler gelmiş. Çalınan arabanı bulmuşlar. Hırsızlar da yakalanmış.

Recep uyuşmuş ayaklarının üzerine zorla doğrulup edep ile Gül Baba’nın kabrinden geri geri çıktı.

Polisler kapıda Linka’nın tercümanlığında hırsızları yakaladıklarını arabayı ve kimlikleri kurtardıklarını anlattılar. 

Recep o gün hastanede tekrar kontrolden geçirildi. Hafızası yerindeydi. Her şeyden fazlasını hatırlıyordu. 

Almanya’nın Ulm şehrinde yaşıyordu. Babası işçi emeklisi kendisi ise Üniversite öğrencisiydi.

Babasını aradı. Günlerdir kendisinden haber alamayan adam korkmuştu. 

-Baba başıma gelenlere inanmazsın. Hepsini anlatırım. Ama sana bir şey soracağım. 

Biz nereliyiz?

-Balıkesir oğlum.

-Yok baba. Ondan önce. Bizim sülale Balıkesir’e nereden gelmiş.

-Oğlum dedemler söylerdi. Galiba Konya mı? Karaman mı? İşte oralardan gelmişiz.

-Sen nasılsın? Neredesin? Bu soru da nereden çıktı?

-Anlatırım baba? Ben iyiyim. Dedemin arkadaşı ile birlikteydim.

-…?

 

***

 

Yaşayanlar anlatır ki koca Balkan bölgesinde ve dahi Macar illerinde başı sıkışan, yolda kalan, imdat dileyen her Anadolu evladına dedesi veya dedelerinin arkadaşı imdat eyler imiş.

Yeter ki siz onları unutmayın.

 

Irfan söyler

İrfan Söyler

İrfan Söyler

Bu alana biyografinizi ekleyebilirsiniz.

1 Yorum “Saka Recep’in torunu!”

  1. Güzel insan kıymetli İrfan abi bu yazıyı sonuna kadar içten okumak nasip oldu gerçekten duygulandım bana üzümü atamı hatırlattı Gül babayı ziyaret etmiştim veyiz almış O gülleri koklamıştım ama bu hikaye Dinleyince ayrı bir feyz aldım sana teşekkür ediyorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir